Menu
En iyi Manavgat Avukatı
  • Anasayfa
  • Biz
  • İletişim
  • Blog
Close Menu
19/06/2021

İdari Yargıda Islah Müessesesi Uygulanabilir Mi?

Manavgat Avukat Makaleler

Islah, hukuk yargılamamızda iddiayı ve savunmayı genişletme veya değiştirme yasağının mevcut olması sebebiyle, bu yasağın getirebileceği sakıncaları bertaraf etmek üzere mevcut olan bir müessesedir. Gerçekten bu müesseseyle taraflar, dava sırasındaki usul işlemlerini bir kereye mahsus olarak düzeltebilecektir. Usul işlemleri kavramıyla ifade edilmek istenen şey, bütün usul işlemlerinin ıslah yolu ile düzeltilebileceği değildir. Zira bazı usul işlemleri ıslahtan etkilenmemekte, yani ıslah ile değiştirilememektedir. Islahın temel fonksiyonu iddiayı ve genişletme veya değiştirme yasağı başladıktan sonra bu yasak kapsamında olan bir usul işlemini yapabilmektedir. Örneğin; tahkikat aşamasında talep sonucunun artırılması için ilk izlenebilecek yol, karşı tarafın açık muvafakatini almaktır. Eğer karşı taraf, bu işleme muvafakat vermezse, talep sonucunu artırmak isteyen tarafın ıslaha başvurmaktan başka yolu olmayacaktır. Bu nedenle ıslah, iddiayı ve savunmayı genişletme veya değiştirme yasağının bir istinası olarak kabul edilmektedir.

Taraflar, aynı davada ancak bir kez ıslah yoluna başvurabilir (HMK. M.176/1). Islah bu şekilde, sadece davalarda kullanılabilen bir müessese olduğundan, dava niteliğinde olmayan şikayet yolunda ıslaha başvurulması mümkün değildir. Islah, tahkikatın sona ermesine kadar yapılabilir (HMK m.177/1). Bozma kararına uyulması sonrasında yapılan tahkikat sırasında ise ıslah yoluna başvurulup başvurulmayacağı tartışmalıdır.

Hukuk devleti ilkesinin unsurlarından biri olan idarenin mali sorumluluğu gereği, 1982 Anayasasının 125. Maddesinin son fıkrasına göre idare; kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı, bunlardan zarar gören kişilere ödemekle yükümlüdür.

İlgililer 2577 sayılı İdarî Yargılama Usulü Kanununun 2/1-b bendi uyarınca tam yargı davası açabilecek, idare de kusurunun varlığının tespiti halinde tazminat ödemeye mahkum edilebilecektir. 2577 sayılı Kanunun 3/2-d bendi uyarınca ilgililer, açtıkları tam yargı davasında talep ettikleri tazminat miktarını dava dilekçesinde belirtmek zorundadırlar.

İdare Mahkemelerinde bu tür taleplere ilişkin verilmiş olan birçok kararda, idari yargıda ek dava veya kısmi dava olmadığından bahisle davanın reddi olarak değil, saklı tutulan fazlaya ilişkin talepler hakkında sonradan açılan davalar için dava süresi yönünden inceleme yapılarak davaların süre yönünden reddine karar verildiği görülmektedir. Üstelik bu kararlar, Danıştay tarafından da onanmıştır.

İdari yargılamada ıslah müessesesinin uygulanmadığına dair yerleşmiş olan katı görüşün geçmişten günümüze ıslahın yumuşadığı, değiştiği görülmektedir. Yazılı yargılama usulünün geçerli olduğu idari yargıda, dava dilekçesinde zarar miktarının belirtilmesi kanuni bir zorunluluktur. Belirtilmemesi, İYUK’un 15. maddesi uyarınca dava dilekçesinin reddine karar verilmesi sonucunu doğuracaktır. Taleple bağlılık ilkesinin de doğrudan sonucu olan bu durumun, idarenin eylem ve işlemleri nedeniyle zarara uğrayan birçok ilgili açısından hak kayıplarına yol açtığının gözetilmesi gerekirdi. Bu gerekliliğin nihayet farkına varılması sonucunda 6459 sayılı kanunun 4. Maddesi ile 2013 yılında İYUK’un 16. Maddesine 4. Fıkra olarak eklenmek suretiyle “ıslah” müessesesinin idari yargı açısından uygulanabilirliği kabul edilmiştir. Madde lafzına bakıldığında medeni yargıda uygulanan ıslaha oranla oldukça kısıtlı bir uygulama gibi görünebilmektedir. Ancak kanaatimizce böyle bir kısıtlılık yoktur. Zira medeni yargı ile idari yargı açısından “ıslah” uygulaması, gerek tanım olarak gerek kapsam açısından farklıdır. Bu durumun nedeni budur. Açıklamak gerekirse; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa göre; davanın ve savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağının davacı ve davalı bakımından kabul edilen en önemli iki istisnasından biri olan “ıslah”; tarafların yapmış oldukları usul işlemlerini – karşı tarafın rızası veya mahkemenin kabulü aranmaksızın – tamamen veya kısmen düzeltmeleri demektir (176- 182. maddeler). İdarî Yargılama Usulü Kanunu’nun 31. maddesi; bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (1 Ekim 2011 tarihinden itibaren Hukuk Muhakemeleri Kanunu) ilgili hükümlerinin uygulanacağını hüküm altına almış olup, ancak gönderme yaptığı maddeyi “sayma” yolu ile düzenlemiş, “ıslah” müessesesine yer vermemiştir. Danıştay’ın yerleşik içtihadı da kural olarak “ıslah” yoluna başvurulamayacağı yönündedir.

Anayasa Mahkemesi de aynı şekilde 12.06.2008 tarihli 2004/103 E.2008/121 K. sayılı kararında “ıslah” ın idari yargılama hukukunda uygulanamayacağı ve İdarî Yargılama Usûlü Kanunu’nun 31. maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına karar vermiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; idarî yargıda, tam yargı davaları yönünden dava konusu değerin ıslah yoluyla arttırılması usulünün bulunmamasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Etkili Başvuru Hakkı” kenar başlıklı 13. maddesinin ihlâli anlamına geldiğine karar vermiştir. Söz konusu kararda AİHM, ilgili şahsın ilk defa ulusal mahkemelerde dava açtığı 8 Kasım 1991 tarihi ile mahkemelerin davayı kesin olarak esastan karara bağladıkları 13 Mart 2007 tarihi arasında on beş yıl dört aylık bir sürenin geçtiğini, o dönemde Türkiye’de baskın enflasyon ortamının hükmetmesi ve uzun yargılama süresinden kaynaklanan maddi kaybı telafi etmesi gereken gecikme faizi oranlarının yetersiz kalması dolayısıyla başvurana tahsis edilen tazminatın neredeyse sıfıra düştüğünü, sayısal değeri değişmese de başvuranın Devlet’ten alacağı tazminat tutarının talep edilebileceği tarih itibariyle azalmasına neden olan koşullar üzerinde bir etkisi olmaksızın % 99’dan fazla değer kaybına uğramış olduğunu belirtmiştir.

AİHM, bir yandan yargılamanın haddinden fazla sürmesi, öte yandan alacaklı miktarın dengelenmesi bakımından öngörülen gecikme faizinin enflasyon oranı karşısında yetersiz kalması sonucu başvurana takdir edilen tazminatın hatırı sayılır ölçüde değer kaybına uğraması nedeniyle bu başvuruda gözetilmesi gereken «adil dengenin» sağlanmadığı sonucuna varmış olduğunu ve başvuranın alacaklı olduğu tazminatın değer kaybetmesine karşılık iç hukukta başvurabileceği bir yolun bulunmadığını ve davacıya ödenen tutarın gerçekte ödenmesi gereken tutardan çok daha düşük olması nedeniyle bu durumun yalnızca Devletin işine yaradığı kanaatini bildirmiş ve İç hukuktaki yargılamaların uzunluğuna karşı başvurana Türk Hukukunda etkili bir başvuru yolu sunulmaması nedeniyle AİHS’nin 13. Maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

AİHM, “ıslah” müessesesinin uygulanmamasını “Etkili Başvuru Hakkını” nın ihlali olarak nitelendirmektedir. Buna ilişkin örnek karar olarak Okçu-Türkiye Kararını (A.İ.H.M. 2.Daire Esas:2003/39515 Karar:2009/3 Karar Tarihi:21.07.2009 Okçu-Türkiye Davası) inceleyebilirsiniz. Ve bu karardan sonra artık bu husustaki görüşlerde değişimler meydana gelmeye, ıslahın uygulanmamasının hak ihlallerine neden olduğu yönünde fikirler ortaya atılmaya ve bu yönde kararlar verilmeye başlanmıştır.

İdari yargılamada hukuk davalarından farklı olarak davanın tamamen ıslahı ve kısmen ıslahı şeklinde bir ayrım yapmak mümkün değildir. Zira idari yargılamada tam ıslah uygulaması yoktur. İdari yargılama usul hukukunun işleyişine de uymamaktadır. Çünkü idari yargılamada ıslahın söz konusu olabileceği tek bir dava türü mevcuttur ki, bu da tam yargı davasıdır. Tam yargı davası, kişilerin, idarenin eylem veya işlemlerinden kaynaklanan maddi veya manevi zararlarını gidermek amacıyla başvurdukları hukuki bir yoldur. Dolayısıyla davanın konusu her zaman için bir zararın giderilmesidir. Dava konusunun değiştirilmesi idari yargıda bu anlamda mümkün olmadığından, tam ıslah idari yargılamada açısından etkili bir yol değildir. İdari yargıda açılmış olan bir davanın konusunun değiştirilmek istenmesi halinde yeniden başka bir dava açılması zorunluluğu bulunmaktadır.

Kısmi ıslahta ise davanın bir ve ya birkaç öğesinde değişiklik yapılmakla, bu da idari yargılama için söz konusu değildir. Dolayısıyla idari yargıda kısmı ıslah olduğunu söylemek hatalı olacaktır. Zira İYUK 16/4. maddesinde yalnızca miktara ilişkin bir ıslah talebinde bulunulabileceği açıkça düzenlenmiştir. Her ne kadar bahse konu madde ile iddia ve savunmanın değiştirilmesi veya genişletilmesi yasağına bir istisna hali düzenlenmiş ise de, istisnaya konu “miktar artışı” dışında kalan bütün hususlar için “taleple bağlılık prensibinin” hala daha geçerli olduğunu unutmamak gerekir.

Maddi tazminatı konu alan tam yargı davaları açısından İYUK mad. 16/4 te belirtildiği üzere miktar artışı bir defaya mahsus olmak üzere yapılabileceği konusunda şüphe yoktur. Ancak manevi tazminat hususu tartışmalı olup doktrinde bu konuda farklı görüşler vardır.

Islah, kanun gereği yalnızca bir defaya mahsustur. Ancak maddi tazminata ilişkin görülen bir davada tek bir kalem zarar olmayabilir. 5 ayrı zarar kaleminin olduğu bir davada, ıslah talebinde bulunan davacıdan bütün zarar kalemleri açısından aynı zamanda ıslah talebini ileri sürmesi beklenemez. Kaldı ki bütün zarar kalemleri için ayrı ayrı hesaplanacak gerçek zarar miktarının aynı sürede belirlenmesi beklemek de gerçek dışı olacaktır. Bu nedenle ıslah talebinde bulunacak tarafın hak kaybına uğramaması açısından her bir zarar kalemi için ayrı ayrı zamanlarda ıslah talebinde bulunabilmesine imkan vermek gerekir. Kaldı ki bu durumun aksine bir yasal düzenleme de mevcut değildir. Bu doğrultuda ilgili kişi, 3 ayrı zarar kaleminin mevcut olduğu davada, gerçek zarar miktarının dava dilekçesinde belirtilen miktardan daha fazla olduğu belirlenen iki ayrı zarar kalemi açısından ıslah talebinde bulunurken, 3. Zarar kalemi açısından ıslah talebinde bulunamayabilecek; ya da daha sonra bulunabilecektir.

 

Bozmadan sonra ıslah yoluna başvurulabilir mi?

Esasen bozmadan sonra ıslah yoluna başvurmanın art niyetli bir takım taleplere yol açacağı düşünülebilir. Ancak kanun metninde belirtilen “nihai karar verilinceye kadar” ibaresi, bozmadan sonra yargılama yeniden başlamış ve dosyada bir karar verilmemiş sayılacağından, ıslah yolunun önünü açmaktadır.

 

Önceki yazı Adli Sicil Kaydının Silinmesi Talepli Dilekçe Örneği

Related Posts

Makaleler

Ceza Hakiminin Kararlarının Hukuk Hakimleri Açısından Bağlayıcılığı

Ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesine etkisi,  TBK.m.74’de düzenlenmiş ve bu maddede ceza-hukuk ilişkisinin tümünü değil yalnızca haksız eylemden doğan tazminat davaları yer almış bulunmaktadır. 6098 sayılı yeni TBK. 74.maddesine göre : “Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi […]

Makaleler

Hırsızlık Suçu Ve Unsurları

Tck madde 141’de düzenlenen hırsızlık suçu, zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malın, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alınması olarak tanımlanmıştır. Hırsızlık suçunun konusunu başkasına ait bir mal oluşturur. Mal taşınabilir bir nitelikte olmalıdır. Taşınmaz mallar bu suçun konusu olamazlar. Ayrıca mail fail dışında başka bir kişiye ait olması gerekir. […]

Makaleler

Genel Güvenliğin Kasten Tehlikeye Sokulması Nedir?

Türk Ceza Kanunu’muzun 170. maddesinde düzenlenen Genel Güvenliğin Kasten Tehlikeye Sokulması suçu,  kişilerin malvarlıkları, vücut bütünlüğü ve yaşam haklarına yönelik olarak gerçekleştirilen, tehlike arz eden eylemlerin cezalandırılması ve bu sayede insanların huzur, sükun ve güven içerisinde sosyal yaşantılarının devamını sağlamayı amaçlamaktadır. Genel Güvenliğin Kasten Tehlikeye Sokulması suçu, seçimlik hareketli, yani birden fazla ve farklı eylemle […]

Makaleler

Hangi Hallerde Sanık Hakkında Beraat Kararı Verilir?

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/2. maddesinde; Yüklenen fiilin kanunda suç olarak tanımlanmamış olması Yüklenen suçun sanık tarafından işlenmediğinin sabit olması, Yüklenen suç açısından failin kast ve taksinin bulunmaması, Yüklenen suçun sanık tarafından işlenmesine rağmen, olayda bir hukuka uygunluk nedeninin bulunması, Yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması hallerinde beraat kararı verileceği düzenleme altına alınmıştır. Hakkında ceza […]

Makaleler

Ceza Davasında Düşme Kararı Verilmesi Nedir? Şartları Nelerdir?

Düşme kararı, CMK 223/8. maddesinde sayılan hüküm çeşitlerinden biridir. Genel olarak TCK’da öngörülen düşme sebeplerinin var olması veya soruşturma veya kovuşturma şartının gerçekleşmemiş olması hallerinde düşme kararı verilir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen düşme sebepleri şu şekildedir; 1-) Sanığın Ölümü: TCK m.64 uyarınca sanığın ölümü halinde açılmış olan kamu davasının düşürülmesine karar verilir. 2-) Genel […]

Back To Top
manavgat avukat

İletişim:

+905425139898

+902425139898

info@antalya.law

Adres

Hacet Mahallesi, Canlılar Sokak,
Avukatlar İş Merkezi, No: 7, Daire: 2-3
Alanya / Antalya

Copyright © 2020 Aşıkoğlu Hukuk ™ Aşıkoğlu Uluslararası Hukuk Bürosu, Her Hakkı Saklıdır

WhatsApp us