Makaleler

İdari Yargıda Islah Müessesesi Uygulanabilir Mi?

Islah, hukuk yargılamamızda iddiayı ve savunmayı genişletme veya değiştirme yasağının mevcut olması sebebiyle, bu yasağın getirebileceği sakıncaları bertaraf etmek üzere mevcut olan bir müessesedir. Gerçekten bu müesseseyle taraflar, dava sırasındaki usul işlemlerini bir kereye mahsus olarak düzeltebilecektir. Usul işlemleri kavramıyla ifade edilmek istenen şey, bütün usul işlemlerinin ıslah yolu ile düzeltilebileceği değildir. Zira bazı usul işlemleri ıslahtan etkilenmemekte, yani ıslah ile değiştirilememektedir. Islahın temel fonksiyonu iddiayı ve genişletme veya değiştirme yasağı başladıktan sonra bu yasak kapsamında olan bir usul işlemini yapabilmektedir. Örneğin; tahkikat aşamasında talep sonucunun artırılması için ilk izlenebilecek yol, karşı tarafın açık muvafakatini almaktır. Eğer karşı taraf, bu işleme muvafakat vermezse, talep sonucunu artırmak isteyen tarafın ıslaha başvurmaktan başka yolu olmayacaktır. Bu nedenle ıslah, iddiayı ve savunmayı genişletme veya değiştirme yasağının bir istinası olarak kabul edilmektedir.

Taraflar, aynı davada ancak bir kez ıslah yoluna başvurabilir (HMK. M.176/1). Islah bu şekilde, sadece davalarda kullanılabilen bir müessese olduğundan, dava niteliğinde olmayan şikayet yolunda ıslaha başvurulması mümkün değildir. Islah, tahkikatın sona ermesine kadar yapılabilir (HMK m.177/1). Bozma kararına uyulması sonrasında yapılan tahkikat sırasında ise ıslah yoluna başvurulup başvurulmayacağı tartışmalıdır.

Hukuk devleti ilkesinin unsurlarından biri olan idarenin mali sorumluluğu gereği, 1982 Anayasasının 125. Maddesinin son fıkrasına göre idare; kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı, bunlardan zarar gören kişilere ödemekle yükümlüdür.

İlgililer 2577 sayılı İdarî Yargılama Usulü Kanununun 2/1-b bendi uyarınca tam yargı davası açabilecek, idare de kusurunun varlığının tespiti halinde tazminat ödemeye mahkum edilebilecektir. 2577 sayılı Kanunun 3/2-d bendi uyarınca ilgililer, açtıkları tam yargı davasında talep ettikleri tazminat miktarını dava dilekçesinde belirtmek zorundadırlar.

İdare Mahkemelerinde bu tür taleplere ilişkin verilmiş olan birçok kararda, idari yargıda ek dava veya kısmi dava olmadığından bahisle davanın reddi olarak değil, saklı tutulan fazlaya ilişkin talepler hakkında sonradan açılan davalar için dava süresi yönünden inceleme yapılarak davaların süre yönünden reddine karar verildiği görülmektedir. Üstelik bu kararlar, Danıştay tarafından da onanmıştır.

İdari yargılamada ıslah müessesesinin uygulanmadığına dair yerleşmiş olan katı görüşün geçmişten günümüze ıslahın yumuşadığı, değiştiği görülmektedir. Yazılı yargılama usulünün geçerli olduğu idari yargıda, dava dilekçesinde zarar miktarının belirtilmesi kanuni bir zorunluluktur. Belirtilmemesi, İYUK’un 15. maddesi uyarınca dava dilekçesinin reddine karar verilmesi sonucunu doğuracaktır. Taleple bağlılık ilkesinin de doğrudan sonucu olan bu durumun, idarenin eylem ve işlemleri nedeniyle zarara uğrayan birçok ilgili açısından hak kayıplarına yol açtığının gözetilmesi gerekirdi. Bu gerekliliğin nihayet farkına varılması sonucunda 6459 sayılı kanunun 4. Maddesi ile 2013 yılında İYUK’un 16. Maddesine 4. Fıkra olarak eklenmek suretiyle “ıslah” müessesesinin idari yargı açısından uygulanabilirliği kabul edilmiştir. Madde lafzına bakıldığında medeni yargıda uygulanan ıslaha oranla oldukça kısıtlı bir uygulama gibi görünebilmektedir. Ancak kanaatimizce böyle bir kısıtlılık yoktur. Zira medeni yargı ile idari yargı açısından “ıslah” uygulaması, gerek tanım olarak gerek kapsam açısından farklıdır. Bu durumun nedeni budur. Açıklamak gerekirse; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa göre; davanın ve savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağının davacı ve davalı bakımından kabul edilen en önemli iki istisnasından biri olan “ıslah”; tarafların yapmış oldukları usul işlemlerini – karşı tarafın rızası veya mahkemenin kabulü aranmaksızın – tamamen veya kısmen düzeltmeleri demektir (176- 182. maddeler). İdarî Yargılama Usulü Kanunu’nun 31. maddesi; bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (1 Ekim 2011 tarihinden itibaren Hukuk Muhakemeleri Kanunu) ilgili hükümlerinin uygulanacağını hüküm altına almış olup, ancak gönderme yaptığı maddeyi “sayma” yolu ile düzenlemiş, “ıslah” müessesesine yer vermemiştir. Danıştay’ın yerleşik içtihadı da kural olarak “ıslah” yoluna başvurulamayacağı yönündedir.

Anayasa Mahkemesi de aynı şekilde 12.06.2008 tarihli 2004/103 E.2008/121 K. sayılı kararında “ıslah” ın idari yargılama hukukunda uygulanamayacağı ve İdarî Yargılama Usûlü Kanunu’nun 31. maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına karar vermiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; idarî yargıda, tam yargı davaları yönünden dava konusu değerin ıslah yoluyla arttırılması usulünün bulunmamasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Etkili Başvuru Hakkı” kenar başlıklı 13. maddesinin ihlâli anlamına geldiğine karar vermiştir. Söz konusu kararda AİHM, ilgili şahsın ilk defa ulusal mahkemelerde dava açtığı 8 Kasım 1991 tarihi ile mahkemelerin davayı kesin olarak esastan karara bağladıkları 13 Mart 2007 tarihi arasında on beş yıl dört aylık bir sürenin geçtiğini, o dönemde Türkiye’de baskın enflasyon ortamının hükmetmesi ve uzun yargılama süresinden kaynaklanan maddi kaybı telafi etmesi gereken gecikme faizi oranlarının yetersiz kalması dolayısıyla başvurana tahsis edilen tazminatın neredeyse sıfıra düştüğünü, sayısal değeri değişmese de başvuranın Devlet’ten alacağı tazminat tutarının talep edilebileceği tarih itibariyle azalmasına neden olan koşullar üzerinde bir etkisi olmaksızın % 99’dan fazla değer kaybına uğramış olduğunu belirtmiştir.

AİHM, bir yandan yargılamanın haddinden fazla sürmesi, öte yandan alacaklı miktarın dengelenmesi bakımından öngörülen gecikme faizinin enflasyon oranı karşısında yetersiz kalması sonucu başvurana takdir edilen tazminatın hatırı sayılır ölçüde değer kaybına uğraması nedeniyle bu başvuruda gözetilmesi gereken «adil dengenin» sağlanmadığı sonucuna varmış olduğunu ve başvuranın alacaklı olduğu tazminatın değer kaybetmesine karşılık iç hukukta başvurabileceği bir yolun bulunmadığını ve davacıya ödenen tutarın gerçekte ödenmesi gereken tutardan çok daha düşük olması nedeniyle bu durumun yalnızca Devletin işine yaradığı kanaatini bildirmiş ve İç hukuktaki yargılamaların uzunluğuna karşı başvurana Türk Hukukunda etkili bir başvuru yolu sunulmaması nedeniyle AİHS’nin 13. Maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

AİHM, “ıslah” müessesesinin uygulanmamasını “Etkili Başvuru Hakkını” nın ihlali olarak nitelendirmektedir. Buna ilişkin örnek karar olarak Okçu-Türkiye Kararını (A.İ.H.M. 2.Daire Esas:2003/39515 Karar:2009/3 Karar Tarihi:21.07.2009 Okçu-Türkiye Davası) inceleyebilirsiniz. Ve bu karardan sonra artık bu husustaki görüşlerde değişimler meydana gelmeye, ıslahın uygulanmamasının hak ihlallerine neden olduğu yönünde fikirler ortaya atılmaya ve bu yönde kararlar verilmeye başlanmıştır.

İdari yargılamada hukuk davalarından farklı olarak davanın tamamen ıslahı ve kısmen ıslahı şeklinde bir ayrım yapmak mümkün değildir. Zira idari yargılamada tam ıslah uygulaması yoktur. İdari yargılama usul hukukunun işleyişine de uymamaktadır. Çünkü idari yargılamada ıslahın söz konusu olabileceği tek bir dava türü mevcuttur ki, bu da tam yargı davasıdır. Tam yargı davası, kişilerin, idarenin eylem veya işlemlerinden kaynaklanan maddi veya manevi zararlarını gidermek amacıyla başvurdukları hukuki bir yoldur. Dolayısıyla davanın konusu her zaman için bir zararın giderilmesidir. Dava konusunun değiştirilmesi idari yargıda bu anlamda mümkün olmadığından, tam ıslah idari yargılamada açısından etkili bir yol değildir. İdari yargıda açılmış olan bir davanın konusunun değiştirilmek istenmesi halinde yeniden başka bir dava açılması zorunluluğu bulunmaktadır.

Kısmi ıslahta ise davanın bir ve ya birkaç öğesinde değişiklik yapılmakla, bu da idari yargılama için söz konusu değildir. Dolayısıyla idari yargıda kısmı ıslah olduğunu söylemek hatalı olacaktır. Zira İYUK 16/4. maddesinde yalnızca miktara ilişkin bir ıslah talebinde bulunulabileceği açıkça düzenlenmiştir. Her ne kadar bahse konu madde ile iddia ve savunmanın değiştirilmesi veya genişletilmesi yasağına bir istisna hali düzenlenmiş ise de, istisnaya konu “miktar artışı” dışında kalan bütün hususlar için “taleple bağlılık prensibinin” hala daha geçerli olduğunu unutmamak gerekir.

Maddi tazminatı konu alan tam yargı davaları açısından İYUK mad. 16/4 te belirtildiği üzere miktar artışı bir defaya mahsus olmak üzere yapılabileceği konusunda şüphe yoktur. Ancak manevi tazminat hususu tartışmalı olup doktrinde bu konuda farklı görüşler vardır.

Islah, kanun gereği yalnızca bir defaya mahsustur. Ancak maddi tazminata ilişkin görülen bir davada tek bir kalem zarar olmayabilir. 5 ayrı zarar kaleminin olduğu bir davada, ıslah talebinde bulunan davacıdan bütün zarar kalemleri açısından aynı zamanda ıslah talebini ileri sürmesi beklenemez. Kaldı ki bütün zarar kalemleri için ayrı ayrı hesaplanacak gerçek zarar miktarının aynı sürede belirlenmesi beklemek de gerçek dışı olacaktır. Bu nedenle ıslah talebinde bulunacak tarafın hak kaybına uğramaması açısından her bir zarar kalemi için ayrı ayrı zamanlarda ıslah talebinde bulunabilmesine imkan vermek gerekir. Kaldı ki bu durumun aksine bir yasal düzenleme de mevcut değildir. Bu doğrultuda ilgili kişi, 3 ayrı zarar kaleminin mevcut olduğu davada, gerçek zarar miktarının dava dilekçesinde belirtilen miktardan daha fazla olduğu belirlenen iki ayrı zarar kalemi açısından ıslah talebinde bulunurken, 3. Zarar kalemi açısından ıslah talebinde bulunamayabilecek; ya da daha sonra bulunabilecektir.

 

Bozmadan sonra ıslah yoluna başvurulabilir mi?

Esasen bozmadan sonra ıslah yoluna başvurmanın art niyetli bir takım taleplere yol açacağı düşünülebilir. Ancak kanun metninde belirtilen “nihai karar verilinceye kadar” ibaresi, bozmadan sonra yargılama yeniden başlamış ve dosyada bir karar verilmemiş sayılacağından, ıslah yolunun önünü açmaktadır.

 

Manavgat Avukat

Recent Posts

Ankara’daki hakim ve savcılara idari izin kararı; Duruşmalar ve keşifler yapılacak

Ankara'da 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilecek olan NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi dolayısıyla kentteki…

2 gün ago

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na Aykut Çelik atandı

İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Aykut Çelik, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na atandı. Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel…

2 gün ago

Erinç Sağkan meslekte 40, 50 ve 60 yılını dolduran avukatlara plaket takdim etti

Ziyaret kapsamında, meslekte 40 ve 50 yılını dolduran avukatlar ile 60 yılını dolduran Av. Ziya…

2 gün ago

Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı’na Serdar Mutta seçildi

YSK'da başkan Ahmet Yener dahil 6 üyenin görev süresinin dolması nedeniyle, Yargıtay ve Danıştay Genel…

1 ay ago

Yargıtay’a seçilen üyeler mazbatasını aldı

Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Genel Kurulu tarafından Yargıtay’da boş bulunan 8 üyelik için yapılan…

1 ay ago

TBB ve barolar, avukata yönelik şiddete karşı TBMM’ye yürüdü

Baro Başkanları, Türkiye Barolar Birliği (TBB) Yönetim Kurulu kararı ve TBB Başkanı Av. R. Erinç…

1 ay ago